Şirket büyürken organizasyonun gelişme hızı ve yönetim anlayışı bu değişime yetişemezse, başlangıçta başarı olarak görülen büyüme zamanla önemli bir yönetim sorununa dönüşür. İşleyen ama aslında yönetilemeyen bir yapı ortaya çıkar.
Büyüyen iş, aynı yöntemlerle yönetilemez
Şirketin ilk yıllarında iş sahibinin müşterileri, çalışanları, ödemeleri ve günlük kararları doğrudan takip etmesi mümkündür. İş hacmi sınırlıyken kişisel kontrol hızlı ve etkili sonuçlar da verebilir.
Ancak şirket büyüdüğünde aynı kontrol modelini sürdürmek giderek zorlaşır. Karar, yetki ve sorumluluk düzeni değişmezse, organizasyondaki hemen her konu iş sahibine taşınmaya başlar:
- Çalışanlar karar vermeden önce onay bekler.
- Yöneticiler yetkilerini kullanmak yerine konuyu üst yönetime iletir.
- Bölümler arasındaki anlaşmazlıklar iş sahibinin önüne gelir.
- Günlük operasyon ile stratejik kararlar aynı merkezde toplanır.
- İş sahibi, şirketin geleceğini düşünmek yerine sürekli sorun çözmek zorunda kalır.
Böylece şirket büyürken yönetim kapasitesi aynı ölçüde gelişmez.
İşler dağıtılır, fakat kararlar devredilmez
Bu yapılarda çoğu zaman görevlerin çalışanlara ve yöneticilere dağıtıldığı düşünülür. Oysa gerçek delegasyon yalnızca yapılacak işleri vermek değildir.
Delegasyon; beklenen sonucu, sorumluluğu, karar yetkisini ve hesap verme düzenini birlikte tanımlamaktır.
Bir yöneticiye sonuç üretme sorumluluğu verilip karar yetkisi verilmediğinde, o kişi yönetici değil, iş sahibinden gelen kararların uygulayıcısı hâline gelir. Zamanla inisiyatif almaktan kaçınır ve karşılaştığı her sorunu yeniden iş sahibine taşır.
Bu durum iş sahibinin kontrolünü artırmaz. Tam tersine, şirketi tek bir karar merkezine bağımlı hâle getirir.
Karar sayısı arttıkça iş sahibinin önündeki dosyalar çoğalır, değerlendirme süreleri uzar ve şirketin karar alma hızı düşer. Geciken kararlar ise müşteri kaybı, maliyet artışı, üretim aksaması ve çalışan motivasyonunda düşüş olarak geri döner.
Sorun her zaman çalışanlarda değildir
Kararlar geciktiğinde veya işler aksadığında sorun çoğu zaman çalışanların yetersizliğinde aranır. Yeni personel alınır, görev tanımları hazırlanır ya da organizasyon şeması değiştirilir.
Ancak karar sistemi aynı kaldığı sürece yalnızca insan sayısını artırmak sorunu çözmez. Yeni çalışanlar ve yöneticiler de kısa süre içinde aynı merkezî yapının parçası olur.
Asıl değerlendirilmesi gereken; organizasyon şeması ile fiilî işleyişin uyumu, görev ve yetki sınırları, karar noktaları, vekâlet düzeni ve yönetime sunulan raporlardır.
Kişisel kontrolden yönetim sistemine geçmek gerekir
Büyüyen bir şirkette yönetim modelinin şu sorulara açık cevap vermesi gerekir:
- Hangi sonucu üretmekten kim sorumlu?
- Hangi kararları kim alabilir?
- Hangi konular üst yönetimin onayını gerektirir?
- Yönetim hangi sonuçları, hangi göstergelerle izleyecek?
- Bir yönetici bulunmadığında görevini kim sürdürecek?
- Hedeflerden sapma olduğunda kim, ne zaman müdahale edecek?
Bu çerçeve oluşturulduğunda iş sahibi şirketten uzaklaşmaz. Günlük işlemlerin onay makamı olmaktan çıkarak yönü, öncelikleri, yatırımları ve önemli riskleri yöneten asıl konumuna geçer.
Kontrol de her karara müdahale ederek değil; doğru hedefler, düzenli raporlama, ölçülebilir sonuçlar ve açık hesap verme düzeniyle sağlanır.
Büyümenin devamı, yönetim kapasitesine bağlıdır
Bir şirket belirli bir büyüklüğe kişisel gayretle ulaşabilir. Ancak sürdürülebilir biçimde büyümeye devam edebilmesi için kişilere bağımlı yapıdan, görevlerin ve kararların tanımlandığı bir yönetim sistemine geçmesi gerekir.
Çünkü şirket büyüdükçe yalnızca iş hacmi değil, organizasyonun ve yönetim sisteminin taşıma kapasitesi de büyümelidir.
Aksi hâlde şirket büyür; fakat kararlar yavaşlar, sorunlar iş sahibinde birikir ve organizasyon büyümenin gerisinde kalır.
